Category: Yazılar

Ben Küçükken…

BEN KÜÇÜKKEN

Ana karnında başladım daracık yerde kendime dünyalar kurmaya, düzen öyle bir düzendi ki, başkasının nefesini paylaştım 9 ay boyunca, girdim küçücük suda şekilden şekle…
Nefes almak Yaradan’a şükretmek idi o daracık yerde…

Ben dünyaya geldim, kimileri enbiya gibi görevini yerine getirmenin övüncü ile veda ederken…

Başka birileri gelecekti yerime, “film”im de son yazısını seyrederken…

Ve ben küçükken,

Mutluydum ben aklım ermezken küçük hesaplar yapmaya. Parayla pulla işim olmazdı ki, benim… Çünkü “sevgiydi” açılmayan kapıları açan, her geçerken mahalle bakkalının önünden durup küçük bir tebessüm etsen, başını okşayıp verirdi ne istersen bakkal Hasan amca, istediğin sakız, istediğin çikolatan…
Bir tebessüm değerliydi o zamanlar paradan…

İnsanlar birbirinden bir şey çalmayacak kadar karakterli, onurluydu bu yüzden kimse kapatmazdı kapılarını… Sokaklarda çocukların şen kahkahaları olurdu, parklarımız yoktu bizim ama dar sokaklarda büyüttüğümüz anılarımız vardı.
Şirinleri görebilmek için uslu çocuk olurduk biz, bilirdik ki göremezdik üzersek analarımızı…

Büyüdükçe daracık anne karnında dünyalar kuran ben, sığamadım sanki şu dünyaya. Karanlığa hapsettiler beni her gün biraz daha…

Ben çocukken çocuklar ölmezdi, her mahalle başında şen kahkahalar doldururdu kulaklarımızı.
Zorla kadın olmazdı 13 yaşındaki kızlarımız… Demezlerdi “girmiş 23 kişi ile ilişkiye kendi rızasıyla…”
Gitmezdi gözlerindeki umutları, yanaklarındaki kırmızılıkları…
Biz küçükken kirli değildi bu kadar dünya.

Büyüdükçe gördüm, ana rahmine sığarken sığamadığını koskoca dünyaya insanların. Küçükken ben bilmezdim savaş nedir?
Severdim herkesi, Kürdü de bir Türkü de bir, Sünnisi de bir Alevisi de bir…

İnsandı herkes, iyiydi güzeldi dünya…
Küçükken ben gömmezlerdi bebeleri küçücük mezarlara, bırakmazlardı anaları camii avlusuna, insan kıyar mıydı hiç kendi yavrusuna?
Evlatlar ana babaya saygıda kusur eylemezlerdi, ana babalar çocuklarını şefkatle severlerdi.
Ben büyüdüm küçüldü gözümde dünya…

Ben küçükken Molotof atılmazdı belediye otobüslerine, okuluna giden bir gencin geleceği böyle kolay elinden alınmazdı…
Severdi insanlar birbirini, küçükken ben.
Kibirden değerliydi o zamanlar “saygı”…

Büyümeseydik sığabilirdik oysa ermeseydi yine akıllarımız küçük hesaplara…
Bir çocuk sesi değerliydi o zaman kavgalardan…
Aşklar yozlaşmamış, insanlar ölmemiş, umutluydu yarınlardan…

Sığamadık dünyaya, sığarken annemizin daracık rahmine…
Biz sığamadık, büyüktü aslında dünya…

28 ARALIK 2011

Öldürdüm Aşkı.


“Bugünde:
Sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugünde.
Birazdan açar,
Kırmızı kırmızı:
Gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
Vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımız.”
Nâzım Hikmet

ÖLDÜRDÜM AŞKI

Her kendimi kötü hissettiğimde sarıldığım kitaba sarıldım yine, seni bırakmaya karar verdim bugün. Canımın yandığı kadar çok sustum sana. İçimden şiirler okudum sayfasını rast gele açtığım kitaptan. Şeker atmadım yine içtiğim çaya, bir diğerini sana verdiğim bardağı aldım iki elimin arasına okşadım ellerin niyetine. İçimde büyüttüğüm aşktan vazgeçiyorum.

Şuan mırıldandığın şarkıları mırıldanıyorum daha çok acısın canım diye. Galiba mazoşistim acıyı seviyorum, seni sevmek kadar haz vermese de. Düşündüm de aşkta acı çekmek değil mi zaten? Bile bile izin vermiyor muyum canımı yakmana? Bile bile ölmüyor muyum her bakışında? Bunu bile bile gelmiyor muyum yanına? Bile bile saçma sebeplerle kapında bulmuyor muyum kendimi sen kapıları hep suratıma kapatan olmana rağmen? Bile bile sana bağlanmıyor muyum yeniden?

Aptal aşığım biliyorum ama seni bırakmaya karar verdim bugün. Sigarayı bırakmaya çalışan o tiryaki gibi. Sensiz hayatın tadının olmayacağını bildiğim halde en azından bir hayatım olsun diye bırakmak seni… Sadece yaşayan bir ceset olmak için, üzerine toprak atılmamış üstü açık bırakılmış bir köşede unutulmuş ölü bir insan gibi ve belki de insana ait tüm özellikleri –gülmeyi, gezmeyi, eğlenmeyi ve en önemlisi aşkı- yitirmiş bir hayvan gibi yaşayabilmek için, en azından bir hayatım olsun diye bırakmak seni…

Koca bir boşluk bıraktım kelimelerimin arasına. Senin için sustuklarımı söyledim defalarca her boşlukta… “Seni seviyorum” dedim bir nefeste oysaki hiç yüzüne söyleyememiştim utangaç olduğum için. “Kimseyi bu kadar sevmeyeceğim…” diye söz verdim diğer boşlukta… Ardına üç nokta koydum. Her noktaya bir yemin ekledim ama seni bırakmaya karar verdim bugün.
Senin için, kendim için… İkimiz için…

Bugünü seçtim bak. Ayrılık mevsimi sonbahar… Aylardan Kasım. Kasım’da aşk başkadır lafına hiç inanmadım. Bunu söyleyen yalancıya küfürler ettim ve seni bırakmaya karar verdim bugün.

Güzel bir gün seni bırakmak için. Seni bırakmaya karar verdim bugün. Canımın yandığı kadar sustum sana. Nazım’ın doğduğu gün, öldürdüm aşkı…

20 KASIM 2011 PAZAR

Haritada Bir Nokta; Aşk.

HARİTADA BİR NOKTA; AŞK

Yazmayacaktım…
Seni, seninle ilgili hiçbir şeyi… Ciddi bir şey anlatırken omzuma dokunan ellerini, yarı kırmızı hassas yeşil gözlerini, aydınlık bir güneşe benzeyen gülüşünü hiç mi hiç yazmayacaktım. Söz vermiştim kendime. Gitmeyecektim seninle yemek yediğimiz o lokantaya, önünden bile geçmeyecektim paramız olduğunda gidip bir bardak çay içtiğimiz o sosyete kafesinin önünden. Gittiğin yollardan gitmeyecektim biliyordum ki dönüşü çok zor olacaktı sensiz o yolların. Seninle yaptığımız o saçma sapan esprileri yapmayacaktım. Zaten anlamazlardı, gülmezlerdi ki. İkimizin arasındaydı masaya iki kere vurup manalı bakmanın anlamının ne demek olduğu. Bir tek ikimiz bilirdik sonrasında saatlerce neden güldüğümüzü sudan sebeplere, ben bazen unutsam da.

Yazmayacaktım…
Daha öncesinde seni anlattığım yazılarla sınırlı kalacaktın. “Lâl olsun” dillerim diye dua ettim gecelerce, “seni anlatmayayım” diye kimseye… Kıskandım çünkü ben seni herkesten. Hayal meyal gözümde canlandığım eski sevgilinden, sevgililerinden! Kıskandım çünkü adının yanına hangi adı koysam kinlenirim. Kimseye layık görmezdim seni, bazen kendime bile. O kadar büyüktün gözümde o kadar âli, o kadar yüce.

Kıskandım, kaşlarına değecek kadar uzun kirpiklerini kaşlarından. İki elini masada birleştirdiğin sağ elinden sol elini kıskandım. Saatlerce gelmeni beklerken yanından geldiğin insanlardan kıskandım. Seni her gün görüp seni önemsemeyen insanlardan kıskandım. “Ah ben olsaydım orada” dedim, “Bir an yanından ayrılmazdım.” Oturduğun sandalyeden tut, saçlarına değen taraktan kıskandım ben seni.

Yazmayacaktım aslında…
Senin adın geçmeyecekti kitaplarımın arasından çıkan notlarda, seni hatırlatan tüm şarkıları dinlemeyecektim. Kızmayacaktım bir daha kendime, seni bu kadar büyük sevdiğimi hatırlatacak dizeler gelmeyecekti aklıma. Yarı uykulu yarı uykusuz yazmayacaktım seni, seninle ilgili her şeyi…

Buz tutmayacaktı elim seni andığımda, kalemim düşmeyecekti yere ellerim titrediği için. Annem bir bardak çay koyduğunda “Ben sevmiyorum biliyorsun anne” yerine “Ver hadi bakalım, bir bardak içeyim” demeyecektim annem “için ısınır” derken… Çay içmeyi seninle sevdiğimi ve seni düşünürken zaten içimin ısındığını nereden bilebilirdi ki?

Yazmayacaktım, yemin etmiştim.
Sait Faik’in Balıkhane’de balık tutmaya çalışan sekiz işçiyi izlemesi gibi izledim geçmişimizi. Öyle kayıtsız, sessiz sedasız… Geçmişimizde yaşanan her bir duygu o yedi işçiydi, geleceğim ise zayıf, sarı hastalıklı o adamın elindeydi. Kader aldı adamın elinden geleceğimi “ne o hemşerim, dağdan gelip bağdakini kovmayalım” dedi. Diğer altı duygu sustular, her biri ayrı hissizdi. Her biri ayrı bir baş belası idi… Hiçbiri kalkıp da “ayıptır yahu ver adama geleceğini” demedi. Aşk bir ara konuşacak gibi oldu. Bekliyordum belki verirdi ona geleceğimi. Uzaktan görünen gözyaşı hadiseye katılıp dedi ki, “sevmiş bir kere.” Geçmişten kalan altı hissiz duygudan biri olan nefret cevap verdi. “kim sev dedi ona, sevmeseydi.” Geleceğim bir iskemleye çökmüştü. Kendisi yüzünden azar işiten gözyaşına döndü ve “zararı yok, hemşerim” dedi. “Zararı yok vermesinler, istemez.”

Gözüken vapura doğru yürüdü geleceğim…
Küçük adımlarla bir Şarlo gibi seğirterek.

“Söz vermiştim kendi kendime yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kâğıt kalem aldım oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
Diyen üstadı saygıyla andım bu gece.
Çünkü Seni “Yazmasam deli olacaktım”…

Bugün pazar.

“Bugün pazar. Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
Bu kadar benden uzak bu kadar mavi
Bu kadar geniş olduğuna şaşarak
Kımıldamadan durdum.
Nâzım Hikmet…”

BUGÜN PAZAR

Bugün Pazar. Sen kokacak bugün hava. Senin suretinde doğacak güneş, senin gözlerinin rengini alacak bugün dağlar, çimenler, denizin dibindeki kaygan yosunlar. Senin sesinle çağıracak beni tüm rüzgârlar. Kulağımda senin o güzel sesin. Seni takip edecek bugün bulutlar, seni zikretsin cümle kuşlar.
Senin kokunu dağıtacak papatyalar, güller, laleler, begonviller…

Bugün Pazar. Saat bilmem ki kaçtır, gecedir uykum kaçmıştır yine seni düşünmekten.
Gözlerin düşmüştür aklıma belki uykumdan uyanmışımdır ansızın. Ya da iki sevgili görmüşümdür rüyamda, yüzleri belli belirsiz iki sevgili. Sen ve ben değil. El ele tutuşmuşlardır, içime taş oturmuş bir damla yaşla kalkmışımdır soğuk yatağımdan.
Ellerini tutmak istemişimdir kim bilir “elimden tut yoksa düşeceğim” diye mırıldanırken şiiri radyodaki adam. Düşmüşümdür, kalkmışımdır… Belki seni düşünmekten yorulmuşumdur sızmışımdır bir eski kanepeye. Sızlamıştır yaram, batmıştır belki dikenler ellerime. Seninde sevdiğin bir türkü tutturmuşumdur ay ışığına karşı. Belki de elimde bir kalem seni yazıyorumdur o koparıp koparıp attığım sayfalara ya da karışık bir dolaptan bulduğum siyah kaplı ajandaya. Bugün Pazar ve senin günün, benim doğum günüm bilmesen de. Ve ben doğum günümü kutluyorum kendi kendime.

Senin yüzün değerken yastığına, tatlı rüyalarda volta atarken kim bilir kiminle ben gecenin bir vaktinde seni hayal etmeyi seviyorum. Belki aklında biri vardır, özlem dolusundur, belki benim kadar kör kütük âşıksındır, uykun kaçmıştır senin de. Belki sorumluluklarındır, yaşamı bu kadar ciddiye almandır senin de uykunu kaçıran kim bilir. Belki gözlerin dolmuştur, canın sıkılmıştır, sarılacak kimsen yoktur. Belki sen de doğum gününü kutluyorsundur kendi kendine benim gibi, ya da lanet ediyorsundur dünyaya geldiğine.

Bugün Pazar. Doğum günün, doğum günüm. İki mum dikseydik o sevmediğimiz çikolatalı pasta üzerine. Bir dilek sen dilesen, bir dilek de ben. Sen ne dilersen dile, ben “ikimizi” dileyeceğim. Her yeni yaşını birlikte kutlamayı… Sevmeyi deli gibi hala, unutulmamayı…

Yoksun bak, tek başıma dev bir ordu gibi hasretini göğüslüyorum. Umurunda mıyım? Bilmiyorum. Düşünüyorsundur sende arada sırada, benim ki gibi sıklıkla olmasa da.
Saat gece yarısını çoktan geçmiş. Güneşin doğmasına ramak kala.
Bugün doğum günün…
“Daha uyanmadı komşular,
Bugün Pazar ve ben seni çok özledim.”

Yazıyor bir kâğıtta…

Sen kokuyor bugün toprak. Senin suretinde batıyor güneş, senin gözlerinin rengini almış bugün yapraklar, ağaçlar, denizin kıyısına bağlı kayıklar. Senin hüznüne çağırıyor beni tüm akşamlar. Gözümde senin o mağrur gelişin. Seni takip etsin bugün tüm mutluluklar, seni söylesin cümle kuşlar.
Senin kokunu dağıtsın akasyalar, orkideler, karanfiller, mimozalar…
Daha çok özlüyorum seni her Pazar!
Pazar ve ben… Biz seni çok özledik…

Ağustos Çıkmazı…

“Bir deniz kıyısında otur,
Gemiler sensiz gitsin bırak!
Herkes gibi yaşasana sen,
İşine gücüne baksana,
Evlenirsin, çocuğun olur…
Beni koyup gitme, ne olursun…”
Atilla İlhan

AĞUSTOS ÇIKMAZI

Boğazımda bir yumru ile uyandım sabaha. Ağustosları zaten hiç sevmem hele sıcak sabahları hiç çekilir mi güne gözlerinin yeşili ile başlanmazsa? Erken kalmak mecburiyetinde olmasa insan hiç kalkar mı senli hayaller kurarken o yataktan? Hüzünlü gözlerini düşünüp “Ağustos Çıkmazı”nı okumak, içten içe.

Gideceğini biliyorum ya hani her sabah o kuşku ile uyanıp “Bugün gidiyorum” cümlene hazırladım ya hep kendimi… O yüzden Ağustosa yükledim tüm suçları ama ben Ağustosları zaten hiç sevmem. Çünkü ayrılıkları hatırlatır bana, birbirine umut bağlamış gelecek hayali kurarken bir küçük elveda ya sığınan sevgilileri hatırlatır. Ağustos böceklerinin tembelliğinden bana ne. İnsan olsalar onlar da seni severdi zaten. Seni sevmeyenler nasıl sevmez aklım almazdı ki benim.

Senin ile ne zaman tanışmıştık, aylardan neydi? Hatırlamıyorum. Sen detayları muhtemelen hatırlarsın. Ama yine yaz aylarıydı, sıcaktı. Birbirimizi görür ama konuşmazdık. Sen bakardın öylece ben gülümser geçerdim. Sonradan öğrendim sessizliğime sinir olduğunu. Sonra alışmıştım zamanla sana. Az da olsa becerebilmiştik ya sonunda konuşmayı… İlk gördüğüm andan beri gülen yüzünle sevdirmiştin kendini, sonra gözlerinin rengini de sevdim. Ağustostur belki seni bana getiren ay ama ben Ağustosları hiç sevmem. Belki de seni benden ayıracağını düşündüğüm içindir… Kim bilir…

Takvim yaprakları yine Ağustos’u gösteriyor, gitmedin ama hala gitmeyeceğim diyemiyorsun. Ben “kapat gözlerini kimse görmesin,” diye şarkılar dinleyip seni düşünürken, sen şimdi o gözlerle nereleri seyretmektesin? Gözlerinin kimseye ümit vermemesini dilerken sen hangi taşı, kuşu, börtü böceği ya da hangi kadını ümitlendirmektesin? Ve bir Ağustos daha… Sen hangi aşkı şereflendirmektesin? Canım sıkkın, keyfim yok sen de yoksun. Ama ben Ağustosları zaten hiç sevmem…

Söyler ya şair benim söyleyemediklerimi, dillendirir ya hissettiklerimi…
Ağlatır ya her okuduğumda beni, şimdi dinle sevgilim…
Ağustos çıkmazı şiirini çok severim.
Ama ben Ağustosları hiç sevmem…

Sen Ağustos çocuğuydun, Ağustos’un ortasında doğurmuş seni güzel anneciğin. Ama sen doğum günlerini sevmezdin. Ben de zaten Ağustosları hiç sevmem, seni sevdiğim kadar…
Bırakma beni bu Ağustos çıkmazında,
Ben Ağustosu bile seninle sevecektim…

Ama gün gelecek gideceksin ve diyeceğim ki,
Ben Ağustosları zaten hiç sevmem…

Eski Kitap

“Bir elmanın yarısı biz,
Yarısı bu koskoca dünya…
Bir elmanın yarısı biz,
Yarısı insanlarımız…
Bir elmanın yarısı sen,
Yarısı ben, ikimiz…”
Nâzım Hikmet

ESKİ KİTAP

Eski bir kitaptı sana vermiştim okuman için. Camgöbeği yeşili, Nazım Hikmet’in… Sevmezdin şiir okumayı, anlamadığını söylerdin. Her şeyi sorgulardın sen. Mantıkla algılamaya çalışırdın hep. Bense sana “Anlamaya çalışma sadece hisset” derdim… “Şiir, mantık işi değil yürek işi…”
Eski bir kitaptı sana vermiştim okuman için. Ortasında el yazısı ile yazılmış bir yazı… “Nazım’ın Piraye’ye olan aşkı ile bağlandım sana…”
Ben Piraye olamadım ki hiç, Nazım’ın Piraye’yi sevdiği kadar sevenim oldu mu hatırlamıyorum. Ciddiye almadım hiçbirini. Esmer miydi bana hayatını adayan insanlar, kumral mı yoksa sarışın mı, gece gibi miydi gözleri yoksa deniz mavisi mi? Bilmiyorum, pek hatırlamıyorum. Tek hatırladığım hiçbiri sen değildi… Ne senin gibi hüzünlüydü gözleri, ne de düşünceli. Ne senin kadar güçlü her şeye rağmen ne içinde kırılgan… İçimde bir çocuk olamadılar benimle gülen benimle ağlayan… Ne senin gibi anlattılar hayatın zorluğunu ve buna rağmen iyi kalmayı başarabilmeyi ne senin gibi her şeye rağmen hayata büsbütün sarıldılar… Sen olamadılar çünkü karıncayı bile incitmekten korkardın sen.
Eski bir kitaptı sana vermiştim okuman için. Bir sayfasını kıvırmıştım, en sevdiğim şiiri vardı Nazım Hikmet’in. Okurken mi fark ettin, karıştırırken mi bilmiyorum. “Niçin bir sayfasını kıvırdın?” diye sormuştun, “neden” yerine “niçin” derdin çoğunlukla sen. “Öylesine” demiştim, geçirmiştim… “Peki” demiştin… Bense içimden tekrar tekrar söylemiştim o dizeleri…
“Bir elmanın yarısı biz, yarısı bu koskoca dünya… Bir elmanın yarısı biz, yarısı insanlarımız… Bir elmanın yarısı sen, yarısı ben, ikimiz…”
Sonra durdum birden Nazım’ın başka bir şiiri geldi aklıma, gözlerim doldu o anda… Belki bu mesele Tahir ile Zühre’nin meselesi değildi, benim meselemdi. Bizim meselemizdi ama… Tokat gibi çarparken şu söz suratıma suratıma, engel olamadım gözyaşıma… “Sen elmayı seviyorsun diye, elmanın da seni sevmesi şart mı?”
“Şart değil” diye mırıldandığımda, Bir elma ikiye bölündü o anda. “Bir elmanın yarısı sen, yarısı ben, ikimiz…” Sen yarımda olsa yaşamaya çalışırken, beni bin parçalara böldüler… Yine de Nazım’a kulak verdim,
“Tahir olmak ta ayıp değil, Zühre olmakta ayıp değil. Hatta sevda yüzünden ölmekte ayıp değil.”

Eski bir kitaptı sana vermiştim okuman için. Şuan dolabımda kimse görmesin, dokunmasın diye arka sıralarda… Biraz solsa da rengi içinde hala Nazım’ın Piraye’ye olan aşkı yazıyor ve o sayfa hala kıvrık duruyor… Belki Piraye olamadım ama… Ben de… “Nazım’ın Piraye’ye olan aşkı ile bağlandım sana”
Ve Piraye’nin Nazım’ı beklediği gibi bekleyeceğim…
Sen gelmesen de hiç…

29 TEMMUZ 2011

Merecel Bahreyn

“Suları (acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir;
Birbirine kavuşuyorlar.
(Fakat) aralarında bir engel vardır,
Birbirine geçip karışmıyorlar.”
(Rahman Suresi 19.ayet)

“O odur ki iki deryayı birbirine salmış:
Şu tatlı, yürek tazeler,
Şu tuzlu çorak,
Aralarına da bir berzah ve
Bir «hicri mahcur» (perde/engel) koymuştur.”
(Furkan Suresi 53.ayet)

MEREC-EL BAHREYN

Sen…
Hiç tahmin etmediğim anda girdin hayatıma. Biliyordum gidişinin de gelişinin gibi heybetli olmayacağını. Sessiz sedasız girdin hayatıma ve öylece sessiz sedasız gideceksin hayatımdan, biliyorum. Bir insan gelenin gideceğinden bu kadar eminken bu kadar büyük sevebilir mi? Seviyormuş meğer…

Sığındığım limandın sen. Kimseye bu kadar sığınmadım belki, kimseye bu denli sarılmak istemedim. Gideceğini hissettiğim için her buluşmamızı veda saydım ben. Sıkı sıkı sarılmak istedim, bir gün bari olsa gözlerine utanmadan bakabilmek istedim. Yapamadım, kimi zaman gülümsedim yüzüne bakamadan kimi zaman uzaktan el salladım. Ya da sen gittin ben seni izledim sen gözden kaybolana kadar. Kararlı bir gidişti senin ki, sanki hiç dönmeyecekmiş gibi. Yanındayken bile özlüyormuş insan meğer…

Sen bakarken yanardı yüzüm. En çok seni dinlemeyi severdim. O lanet olası çayı bile bir tek seninle içmeyi severdim. Seninle muhabbet etmeyi, birlikte yürümeyi, gülmeyi, ağlamayı, kavga etmeyi, sinirlenmeyi, mutlu olmayı…
İlk defa yanmadı yüzüm. İlk defa dinlemedim birini. İlk defa içmedim belki çayı. İlk defa muhabbet etmedim birileri ile ilk defa konuşmadım, ilk defa dinlemedim, evet. İlk defa gülmedim seninle iken. İlk defa ağlamadım biri ağlarken, ilk defa kavga etmedim, sinirlenmedim ve belki de ilk defa mutlu olmadım…
Ama bunları tek bir kişi ile yapmayı özlüyorum her saat, her dakika, her saniye, her an…

Sen…
Adını koyamadığım bir çelişkiydin hayatımda. Ne varsın diyebildim ne de yoksun. Ne kabullenebildim gideceğin düşüncesini ne de kendimi inandırdım söylediğim yalanlarla. Gitmez dedim, unutmaz o beni. Biliyor ne çok sevildiğini… Kalbim inanır gibi oldu, beynim “Dur!” dedi. “Kendini kandırma, gittiğinde daha çok üzüleceksin…” “Sus!” diye bağırdım mantıklı olan tüm düşüncelere, “kes sesini!” dedim gerçeklere. Hayallere inandım, kalacağına dair ümidimi perçinledim… Sadece yanımda kal istedim. Ben hiçbir suç işlemedim.

Yaradanın birleştirdiği iki deniz gibiydik seninle. Birbirine karışmayan ama ayrı kalamayan… Yan yana olsak ta aramızda bir perde, bizi ayıran. Sen acı denizi bu hikâyenin, ben tatlı denizi olsam ne fayda… Bu aşk, ne küle dönen Kerem’den ne çöle düşen Kays’tan ne de dağı delen Ferhat’tan kıssa…

Yaradan acı ve tatlı iki denizi kavuşturdu der ya kadim kitap.
Birbirlerine karışmadan akar ama ayrı kalamazlar.
Tıpkı seninle ben gibi,
Tıpkı “Merec-el Bahreyn” gibi.

13 TEMMUZ

Tasarım : e-Mercan - www.e-mercan.com Created by Dream-Theme — premium wordpress themes.
Up